28 Temmuz 2012 Cumartesi

Kentte Yeni Kokular

Nasıl güzel bir hayalperest bu adam? :
Parfüm kılık değiştirmek demektir.
Ta orta çağlardan bu yana, insanlığımızın etli özünü kendimizden gizlemek için meyveli, çiçekli maskeler takıp dururuz. Gülün cinsel çekiciliğini, portakalın olgunluğunu takdir etsek de kemale ermiş tenselliğimize o kadar itibar etmiyoruz.
Bugünse kentlerimize bile parfüm sıkmak istiyoruz. Yerinden edilen fosillerin burunların direğini kıran kokusunu, bağların bahçelerin kokusuyla değiştiriyoruz.
Gelgelelim insanoğlu ne bir arı ne de bir gonca. Kent ortamımızın üzerine kokulardan bir örtü örteceksek, bari daha farklı bir şey olsun.
Mesela ben kar kristalleri gibi kokan bir trende seyahat etmek istiyorum.
Kahvemi kuyruklu yıldızlar gibi kokan bir kafede yudumlamak istiyorum.
Adımlarımın basıncıyla sokakların, elmas kolye kokusunun ta kendisini yaymasını istiyorum.
Okuduğum gazetelerin, yılbaşı günü gözü yaşlı serseriler tarafından rehinciye bırakılan kemanlar gibi kokmasını istiyorum.
Einstein'ın beynindeki nöronların kokusunu salan valizler taşımak istiyorum.
Kentlerdeki gazların Tanrıların karınlarındaki altın tüyler gibi kokmasını istiyorum.
Televizyonda ay göründüğü zaman ise 239.000 mil öteden taze mozerella aromasını hissetmek istiyorum.
                                                                                                Tom Robbins
(Geriye Uçan Yaban Ördekleri)



21 Temmuz 2012 Cumartesi

This Charming Man

Müzik ne değişik şey. Ağlatan, mutlu eden, aşık eden, kimi zaman sadece bir cümlesi için bile söyleyenine hayran olabildiğin, dinlerken bunları hissettiysen vazgeçemediğin. Her dinleyişinde heyecanlanabildiğin ve bir kez olsun canlı olarak dinleyebilmek için çırpınıp durduğun. Çok bulamıyorsanız o müziklerden, müzisyenlerden, karşılaştıklarınızı bir daha bırakamıyorsunuz. İpoddan şarkılarını silmeye bir türlü kıyamıyorsunuz, her ihtiyacınız olduğunda yanınızda olmalı çünkü onlar.

The Smiths esas kişisi Morrissey ve belki ölene kadar vazgeçemeyeceğim insanı vuran şarkıları. Caz Festivali'ndeki konserine gidemeyip de ardından yazılan bunca güzel izlenimleri okusaydım kaç gün ağlardım bilmiyorum.
Baharda konser haberini aldığımda deli gibi heyecanlanmış, bilet fiyatlarının bütçemi nasıl sarsacağını gördüğümde ise heyecanımı bilinçaltıma iteklemeye çalışmıştım ama konser haftasında şükür ki kendine geliveren bilincim sayesinde çabalarım -şimdilik- dünyanın en güzel anısına sahip olmamı sağladı.
Konserden bir gün önce, siteden önceleri alışveriş yaptığım kartımı kabul etmeyen Biletix sayesinde satıştaki son uygun-fiyatlı biletleri de kaçırıp akşamında depresyona girdikten sonra, konser günü ajansta toplantı molasında göz atıverdiğim twitler hayatımı kurtardı diyebilirim. Ek biletler satıştaydı, ben de 3 saat sonra Açıkhava'daydım!
Yukarı bloklarda otururken yanıma gelen bir İKSV kızının "Sahne önünden izlemek ister misin?" teklifine yanıtım ise baya net oldu, koştum. Morrissey'in yeşil gözlerine bakarak dinledim çoğu şarkıyı, dahası var mı?
Aslında var sanırım, O da sahnenin dibindeki biz deli hayranlarla öyle güzel ilgilendi ki samimiyetinden şüphe etmeniz imkansızdı. Bir ara mikrofonu önümdeki insanlara uzattı, insanlar o heyecanla kendilerince Morrissey'in değerini ifade etmeye çalıştılar. Anlatamam o anı, nasıl mutluydu, nasıl duygulandı canım. I know it's over girişinde göğsüne vura vura gösterdi bunu da. Şarkıları söylerkense öyle etkileyiciydi ki gözlerimin yaşardığı anlar oldu. Çünkü Morrissey iki değerli sözüyle beni etkileyen biri de değildi sadece. Bazı şarkılar zihninizde öyle insanlarla, öyle anlarla bütünleşmiştir ki pek çok anıyı hortlatıverir bazen.

Gerçekten çok uzun süre heyecanından arınamayacağımız, The Smiths veya Morrissey dinlerken yüzümüzde aptal saptal gülümsemelerin belirmesine neden olacak bir geceydi. Ne yazık ki The Smiths şarkıları çalınırken kendimden geçtiğimden hiçbir grup parçasını kaydetmediğimi fark ettim eve döndüğümde, olsun ama seni dünya gözüyle görebilmek bile neredeyse mucizeydi canım Morrissey!





17 Temmuz 2012 Salı

‪One Love

Temmuz 14. 
Aslında 14 temmuzlarda konser konusunda pek şanslı değilimdir, tarihe geçen fena günlerimiz oldu. Ama bu kez epey başarılıydı, şükür ki kara talihimin etkisi olamadı bu kez. 11. One Love. Evet bu kez sadece One Love. Festival ana sponsoruna resmi olarak reklam yapma izni verilmedi bu kez. Santral'deki içki yasağıyla aldı yürüdü festival haberleri bu sene. Belki kötüyüm ama, bu sene kalabalık kampüs kapısında yoğunlaştığından festival alanı baya rahattı. Geçen senelerde o güneşte hep üst üste oturabilmeye çabalardık, bu sene rahatça gölgede ayaklarımızı uzatıp oturmayı bile başardık. Eyüp'te bira festivali istemiyoruz! nutukları ve sonrasında bir anda geliveren içki yasağı inanılmaz saçmaydı bence. İnsanların gözlerine soka soka, olmayan şeyden olay yarattılar. Nasıl kimseyi içki içmeye zorlayamazsanız içme diye de kısıtlayamazsınız ki. Ama memleketimiz böyle ortada fol yokken yumurtayı gözünüze sokmaya çalışır, ortada hiç ayrılık yokken bir bakmışsınız ters köşelere düşüvermişsiniz yanınızdakiyle. Ama bence bir müzik festivali de sadece içkiyle eş tutulmamalı. Festivale gitme sebebimiz eğlenmek evet, ama daha çok müzik dinleyebilmek olmalı bence. İçki satışı yasak diye konserlere gelmemek, bilet iadesi falan çok ilginç geliyor gerçekten bana.

Neyse, Temmuz 14.
Hiç bilmediğim bir Yuck sahnede. Evet gerçekten de Londra'dan kaçıp gelmişler, özellikle de kot gömleğiyle o solist abi. Ve de ilginçtir, ilk kez vokal'den bu denli rol çalan bir davulcu görüyoruz... O gün yine yanımda Merve bulunması sebebiyle bir bal durumu söz konusuydu tabi. Ama ne yazık ki bu kez çabuk ayılamadık. Önümüzden geçen Damien Rice'ı farkedip oturduğumuz yerden kalkana kadar kaybedivermemiz günün en üzücü anı. Damien sahneye çıktığında ise bizim için tam bir dev artık. Sahnede gitarından başkasına ihtiyacı olmaması fazlaca etkileyici:


Ve bütün eski güzel şarkılarını çalmasına da bayıldık. Bir de giderayak Hallelujah söyleyiverdi. Evet bence de Damien Rice ve Rufus Wainwright'tan başkası Hallelujah coverı yapmasın, olmuyor çünkü. Akşam ise Kaiser Chiefs sahnede. Şans-eseri en öndeyiz ve Ricky'nin tüm yaramazlıklarını kesintisiz izleyip mutlu olabiliyoruz. Bazı insanlar mesleklerini çok iyi bulabiliyorlar gerçekten de, konserde ve sonrasında buna da ayrı hayran olduk. Ama daha ilk şarkıda sahneden atlayıp yanımıza indiğinde kendisine çoktan hayran olmuştuk zaten. Sonrasında sahne kurulumuna mı tırmanmadı dersiniz, sahneden inip Efes alanına gidip içki yasağını mı protesto etmedi. Ama Kaiser Chiefs fanı olmayan bizi bile ağzımız açık, mutlu bırakıp gittiler. Giderken de "bunu arkadaşlarınıza anlatın" dediler. Ben de sözümü tutmak için gece yarısı kalktım geldim yazmaya başladım.


Temmuz 15.
Bu kez daha bilinçliyiz. Damien'ı kaçırdık ama Jarvis'i görüp öyle bir alıklık yaparsak oturup ağlamak lazım. Tabi bu kez de şansımız yoktu. Ne yazık ki görünürde kemik gözlüklü, takım elbiseli bir Jarvis yoktu. Elif Çağlar'ı ilk defa pazar günü dinledim ben. Dinlediğim bir tarzı olmamasına rağmen pek hoştu, sempatik, mutlu. Belçika'dan Selah Sue sahneye çıktı sonra. 1989'lu olduğunu öğrenince dinlemekten vazgeçtim. Düşünsenize kız müzik yapıyor, dünya turnesi çıkmış. Bense daha yeni mezun oldum işte, staj, yüksek lisans derken hayat yürüyüp gidiyordu. Sonrasında sıra güzel kızımız Kimbra'ya geldi. Taa Yeni Zellanda'dan kalkıp gelmiş. O gün tanışabilmemiz çok da güzel oldu bence, zira kendisi güzellik açısından bende bir Sophie-Ellis Bextor izlenimi uyandırdıysa da müziği Sophie'den iyiydi.


Kimbra indikten sonra, biz bir saat kadar sahne önünde dikilirken, prodüksiyon ekibi ana sahneyi neredeyse sıfırdan kurdu. Sonra da sahnenin önüne siyah bir tül çektiler falan. Haliyle insan heyecanlanıyor. Saatlerimiz 21.30'u gösterirken siyah tülün üzerinde Pulp'tan Türkçe mesajlar okumaya başladık. Kendisini hazır olduğumuza inandırdığımızda ise "Do you remember the first time?" ile sahnedeki perdeyi indiriverdiler. Jarvis gerçekten formdaydı. Ve en formda olduğu şarkılardan biri de : 


Dersine iyi çalışmış. Bazılarımız o güzel aksanıyla ne dediğini çözemezken o "dans etmek ister misiniz?" diye soruyordu Türkçe. Sıradan İnsanlar'ı anons ettiğinde ise zaten ortalık karışmış, alan hareketlenmişti çoktan. Sonrasında tadı damağımızda kalmış bir bir buçuk saatle baş başa bırakıp gittiler. bizi Bence iki gün de unutulmaz bir müzik deneyimiydi. Gelenler mutlu dönmüştür evlerine. Gerçi gelmeyenlerin de bazı konserleri internet üzerinden izleyebilmiş olması muhtemel, Pozitif Müzik sağ olsun. Valla Pozitif gerçekten de sağ olsun. Kendisi çoğu zaman büyük mutluluk sebebi.




12 Temmuz 2012 Perşembe

JC

 

Gönül isterdi ki biz de İngiltere'deki o güzelim festivalde olalım ve dünya gözüyle görelim o sahneyi.
Geçmiş olsun.
Ama hafta sonu PULP İstanbul'da PULP!

Hatta "bugün Jarvis Cocker gelir, yarın Julian Casablancas" şeklinde umabiliriz bile belki.
Küçük Umutlar vol583.



1 Temmuz 2012 Pazar

Travelling by choo choo train

Devendra bana hep interraili hatırlatıyorsun.
Hatta koordinat da vereyim, Milano garını hatırlatıyorsun. 
Bir de garın arka tarafındaki -görece- tenha bilet satış ofisini bize gösteren çocukla kızı 
(hani önceki gece ben mutsuz sefillerken onlar konserde seni dinliyorlarmış ya!).
Ve hava sıcak, güneş, çok güneş.

Sen hırka giyinsen de şarkın uyuyor bu atmosfere bence.
Özlediğimiz Fabrizio Moretti'nin klip sonundaki saçma dansı ise korkarım en güzel şey.