Salon İKSV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Salon İKSV etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Şubat 2014 Pazartesi

Melancholic Fog



Sleep Party People.
Uykuya gitmeden dinleseniz sizi pek mutlu rüyalarla buluşturabilecek insanlar. 
Hem de sahneye tavşan maskeleriyle çıkacak kadar hayalperestler. 
Sahnede dünyanın en tatlı müzikleriyle hoplayıp zıplarkense beyaz kulaklarının sempatikliği bir başka.
White rabbit'in peşinden gitmenize de gerek yok artık, Sleep Party People pembe mavi yeşil ışıklar altında ninnilerini çalarken siz masallarda kayboldunuz bile.
IKSV Salon'da dinlediğimiz son danish nordikleri Efterklang olunca büyük bir beklentiyle gidiyoruz tabi konsere, ancak bu kez en önden dinlemesek de olur. Danimarkalılar biraz boya giden adamlar, onu biliyoruz. O sebeple demirlere sarılıp ayaklarımızı sarkıtıp biraz da kendimiz sarktığımız balkon, bu maskeli abileri bütünüyle izleyebilmek için neredeyse en iyi lokasyon.
Sleep Party People o gece baya güzel de, biz yine her zamanki gibi sadece müzik dinlemeyi başaramıyoruz. Konser dediğiniz sosyalleşme ortamı çünkü, müzik dinlemek yeri değil. Yavaş bir şarkıya giriyorlar mesela, adamlar sahnede gayet ciddi, ama sen arkada bır bır konuşup salonu uğultulara boğunca hiç hoş olamıyor o ortam ne yazık ki. İnsanın hevesi kaçar, canı sıkılır. Benim çok sıkılıyor mesela, senelerdir konserlerde aynı şeyle karşılaşıp senelerdir üzülebiliyorum. 
 Neyse allahtan Danimarkalı tavşan abiler bizi seviyor ve bir sonraki albüm için geri geleceklerine söz verip iniyorlar sahneden. Sorun değil biz bekleriz, hep yaptığımız şey. Ama o esnada muhtemelen 372 kez An Iris Pseudocorus ile bunalıma girip  A Sweet Song About Love neden bu kadar güzel şarkı diye 638 kez ağlamış olacağız...

 




5 Ekim 2013 Cumartesi

kiss me farewell


Dünyamızın en kuzeylerinde küçük bir adada doğup büyümüş (şimdi yaklaşık 154 kişi yaşıyormuş adada), istanbul'da sahnede çıplak ayak çıkıveren, saçları karmakarışık beyaz mı sarı mı bir çocuk.
Pål Moddi Knutsen.
Çocuk samimiyetindeki sesiyle söylediği aşk şarkıları ve çikolatalı pasta karşılığında arkadaşlarına hediye ettiği daha nice parçalar... Daha 17 yaşındayken yazıp kısık sesle gerçekleri bağırdığı "dont dream when you cant make it real", kirlenen denizlerimizi sahiplendiği "take all your fluid words, kiss me farewell", mental rahatsızlığı olan bir arkadaşını sudan korkmaması için cesaretlendirdiği "fast as you can run to the water(şarkı pek işe yaramamış gerçi ama arkadaşı ilaçları bırakıp webden bir erkek arkadaş bulmuş kendine, iyiymiş şimdi)....
Biz fazla sessiz Salon dinleyicilerinin sessizliğini entellektüelliğimize bağladıktan yaklaşık iki şarkı sonra kendisinin fizik ve sosyoloji okumuş olduğunu öğrendik - nükleer silahlar konusunda da pek heyecanlı!
Haliyle okumuş adamın hali bir başka oluyor. Önce Platon'dan bahsetti - Platon dünyada yaşayabilecek maksimum kişi sayısını 540 (5400 de olabilir emin olamadım şu an ama hala pek çekici bir tahmin değil) olarak hesaplamış zamanında. Sonra da durmadan kalabalıklaşan dünyamız için poor Platon'u düşünerek yazdığı şarkıyı çaldı bize Moddi, lullabylardan bir demet.
Böyle her şarkıdan önce muhabbete girip arka planları anlatması epey güzeldi, normalden fazla etkilenebildik böylece şarkılarından, kendisini de iyice sevdik. Zaten "siz istediğiniz kadar buradayım ben konserden sonra da, bunun için geldim ki" diyen birini sevelim bence, hatta alıp bağrımıza bile basabiliriz. 
Artık Moddi'yi dinlerken hep bu muhabbetler belirecek aklımızda ve yüzümüzde bir gülümseme.






5 Mayıs 2013 Pazar

What kind of fish you are??

Yağmurlu bir ocak günü şıpır şıpır ıslanarak iksv'ye yürüdüğümü hatırlıyorum. 
Salon son yıllarda nordikleri pek seviyor, bu kez bizim için yaptıkları "iyilik" ise EFTERKLANG!


Öncesinde evde hafif hafif dinleyerek tanımaya çalıştığınız, sonra yanınızda taşımasanız olmayacak - bazı adamları kulaklıkla dinlerseniz öldürücü oluyorlar diye bir gerçek de var - The Ghost of Piramida filmini izledikten sonra ise müziğe yaklaşımlarına hayranlığınızın katlanacağı bir süreç düşünün. Haliyle uzun zamandır bekliyoruz.
Ama onlar da bu bekleyişin hakkını fazlasıyla veriyorlar. Biz Piramida etkisini unutamamışken Hollow Mountain'la başladılar ya, o an kulaklarınıza inanamamak. Çünkü bir adım ötenizde ve o denli güzeller. İtiraf ediyorum, sürekli gülümseyen ve kalplerini gösterip duran müzisyenlere karşı zaafım var, yapamıyorum. Hayır ama nasıl olsun zaten, you're the heart beat şekilli çığlıklarının sonunda mikrofondan öpücük yollayan bir vokal duruyor orada.
Bir de Portekiz'den bize, bizden Roma'ya taşıyıp durdukları küçük eşyalar...
Efterklang'ı dinleyen insanların ortak bir paydası var sonuçta, hissiyat büyük. Ve bu eşyaları farklı farklı şehirlere götürüp oradaki insanlara dağıtmak dinleyicileri de hikayeye dahil etmek oluyor ki Efterklang abilerinin samimiyetini gördüğünüzde Portekiz'de poşete atılmış bir anahtarlığı alıp sizin eve getirmiş olmanız epey değerli. Dolayısıyla konser boyunca her şarkıdan ayrı etkilenip nasıl bu kadar güzel olabiliyorlar şekliyle şaşırarak mutluluktan ölmeniz olası.
Tek sorun nordiklerin biraz fazla uzun olması. Ama Casper'in önümüzdeki ekipmanı yan çevirip o uzun boyuyla üzerine çıkması bile dünyanın en güzel şeyi (konserden önce kafede otururken dışarıda kısacık şortlu bir Casper Clausen görüvermenin güzelliğine ise hiç girmek istemiyorum şu noktada).

Evet konserden önce sponsorlukla ilgili konuştuklarımız gerçek olmuşlar gibi. 
Efterklang gelmiş adeta bizim evin salonunda söylüyormuş gibi. 
Ama keşke tek gecelik bir konser olmasaydı ve daha uzun dinleyebilseydik tabi...
Korkarım doyumsuzluk en fena şey!




4 Mart 2013 Pazartesi

On the Crystal Frontier

"What is beauty?" temalı güne tam da turuncu sakallı abi ve bisikleti damgasını vurmuştu ki gün bitmeden müziğin dev olduğunu hatırladım bir kez daha. Ve müzik yapan adamların çirkin olamadığını. 


Çünkü mesela Calexico var.
Adını California-Meksika sınırındaki bir kasabadan alıyor: Cal-exico!
Ve de adını aldığı yerlerin müziğini yapıp alıp bize getiriyor. 
Kültürel etkileşimin en iyi yollarından biri müzik belki. Kültürü korumanın da duyurmanın da yollarından biri. İspanyolca söylediklerinde şarkıları belki hiç de anlamıyoruz, ama çok da güzel bağrımıza basıp hüzünlenebiliyor ya da mutlu olup dans edebiliyoruz. Çünkü herşeyi anlamanız gerekmez. Çünkü müzik fazlasıyla soyut ve duymak,  hissetmek, hayal etmek demek. 
Ve siz iki saate yakın o Salon'da bu şarkıları canlı canlı dinlerken artık buralarda da değildiniz emin olun. Çoktan kalkıp gitmiştiniz o hiç görmediğiniz memlekete. Bir de zaten yüzyıllardır radyoda dinlediğiniz Crystal Frontier, Alone Again Or, El Picador'u çalmadılar mı, başka ne yapabilirdiniz ki..

Ama asıl hayranlık uyandıran şey, güzellik, o küçücük sahnedeki yedi müzisyenin çeşit çeşit müzik aletlerini çalabilecek kadar yetenekli oluşu, hatta aynı anda iki enstrümanı gayet sıradan bir iş yapıyormuş gibi çalabiliyor oluşu! Mesela şöyle:


Bir de şu var: Quattro. Konserde keşfettim.
Buradaki albüm kaydı konserdeki kadar muhteşem olamasa da, bir dinleyin isterim.




16 Aralık 2012 Pazar

Love in A Trashcan

Müzik dinlemenin de bir adabı yok mudur, yoksa ben mi çok romantiğim? Tamam pek çok kişinin müziği duygusal boyuta taşımadığına, sadece tüketmelik bir kavram olarak gördüğüne de inanmıyor değilim. Ayrıca zaten özgür bir ülkede yaşıyorsanız kimsenin size saygı göstermesini de bekleyemezsiniz bazı durumlarda değil mi. Birilerinin zekasız hareketleri yüzünden sizin rahatsız olmanız ne kadar önemli olabilir ki, onlar özgürler! Yine de, konsere uygunluk kriteri diye bir tablo bir şey oluşturulmalı bence, çok acil. Etkinliğin tarzına ayak uyduramayacaklar da içeri alınmamalı, net. Zaten anlamıyorlarsa dinlemesinler o müziği, zaman kaybı, gerek yok. Müzisyenlerin de böyle gereksizlerin ilgisine ve parasına ihtiyacı yok, olmasın. Varsa zaten onlar da gelmeyebilirler buraya kadar. Ama üzülüyorum da bir yandan, çünkü insanlarımız aslında pek güzel değilsiniz. Çünkü hadi benim konserimi mahvetmeni geçtim, saçma hareketlerin yüzünden sahnedeki adamlara rezil olduk be çocuk!
David Guetta veya Pitbull konserleri nasıldır pek fikrim yok çok şükür, ama küçük salon konserlerinde müzisyenlere 5cm uzaklıkta yaşananlar pek fena. Adabı ben öğretecek de değilim tabi ama adamlar kalkıp dünya kadar yoldan gelip iki güzel ses ve söz dinleyesin diye çalarken, sen en önde sırtını müzisyenlere dönüp flaşlar patlatarak 'bakın konsere geldim ben' tripli selfieler çektirmemelisin. Ya da yine en önde tüm konser boyunca hayali bir gitarı çalıyormuş gibi yapmamalısın. En çirkin şey o, n'olur yapmayın, hiç bir zaman yapmayın, yetersizliğin sembolü çünkü adeta. Bence 'müzik dinleme'ye gidelim ya, gırtlağınıza kadar içip konserde alakasız anlarda bağırıp çağırmalara da hiç gerek yok.
Söyledim, kurtuldum.


15 Aralık, The Raveonettes. 
Evet, Love in A Trashcan'diler onlar benim için. Tüm albümü ilk kez bileti aldıktan sonra dinlemiş olsam da Observator pek hoş olmuş; Salon'un da dediği gibi "canlı ritimler, karanlık sözler". Dün gece de önce tüm albümü, sonra da eski albümlerden birkaç hit parçalarını çaldılar. Bense kendime engel olamıyorum sabahtan beri, replay'de çalıp duran şarkılarım Observations, Young and Cold, She owns the Street, Downtown.

Açıkçası küçük salonları sevmemin sebebi müzisyenlerin dibinde onları dinleyebilmek (romantik olduğumu ben zaten söyledim yoruma gerek yok!). Dün de Sune Rose Wagner'a hayran oldum biraz, zaten yandaki gibi Velvet Underground tişörtü giyen birine hemen hayran olabiliyorum. Konserdeki hissiyat geçişimizse aynen şöyle: 
Önce "galiba abinin söylediği şarkılar daha güzel ya" 
Sonra "galiba abi güzel biraz"
İnan, hiç de 40 yaşında göstermiyorsun sevgili Sune Rose.
Ama işte birtakım farklılıklar var.


Bu da önümdeki gereksiz'in saçma danslarına kurban gitmeyen tek kayıt.
Curse the night, it's you and i in the end tonight.